Antakya Habib_i Neccar Camii

 

 

 

 

 

 

 

EZAN , ÇAN , HAZZAN 

 

Antakya Ortodoks Kilisesi

  Üç büyük dinin kadim uygarlıklarla buluştuğu Antakya'da cami, kilise ve sinagog yan yanadır, ezan sesi çan sesine, diller dillere karışır, ama kimse kimseye karışmaz. Bu yüzden UNESCO’nun barış kenti seçtiği Hatay’da Sünni ve Alevi Türkler; Sünni, Alevi, Ortodoks ve Katolik Araplar; Yahudiler, Kürtler, Maruniler, Ermeniler, Süryaniler, Afganlar ve Çerkesler yüzyıllardır bir arada yaşıyor.

Hatay yöresinin ilk çağlardan başlayarak önemli bir yerleşim bölgesi olduğu bilinir. Amik Ovasındaki 178 höyükten biri olan Tell Açana (Alalah) Höyüğü de bu yöredeki en önemli yerleşimlerden. Hatay-Reyhanlı karayolu üzerindeki höyükteki kazılarda 17 kültür katmanıyla, tapınak, saray ve kalıntıları bulunmuş, burasının Alalah kenti olduğu anlaşılmıştır. Höyükte bulunan Asur ve Hurri dilleriyle yazılmış 500 civarında çivi yazılı tablet arasında Anadolu tarihini aydınlatan antlaşmalar ve yaşama ışık tutan mektuplar bulunuyor. Geç Hitit döneminde de yörede “Hattena” adlı bir krallık kuruldu.

Atatürk'de buradan esinlenerek adını Hatay koydu.


ANTAKYA’DA İKİ DEVLET KURULDU

Antakya’nın eski bir yerleşim olduğu, MÖ 300’de Seleucos 1. Nicator tarafından kurulduğu ve Nicator’un kente babası Antiochus’un adını verdiği bilinir. MÖ 64’te Roma egemenliğine giren Antakya, imparatorluğun Roma ve İskenderiye’den sonra üçüncü büyük kentiydi ve Suriye eyaletinin başkenti yapılmıştı.

Kent önemli bir ticaret ve kültür merkeziydi ve üniversite düzeyinde eğitim veren akademiler vardı. 340 ve 528 arasında meydana gelen deprem ve yangın, Antakya’yı yerle bir edince Bizans İmparatoru Iustinanios tarafından kent yeniden imar ettirildi. 638’de Araplarca fethedilen kent eski görkemini yitirmiş, Bizans ve Araplar arasında sık sık el değiştirmiş. Antakya ilk kez 1084’te Türklerin eline geçmiş.

1098’de Kudüs’e sefer düzenleyen Haçlılar kuşatmanın sonrasında kenti ele geçirmiş ve Antakya’da bir devlet kurmuş. 171 yıl hüküm süren Antakya Haçlı Devleti, Memluklular 1268'de Antakya’yı ele geçirince sona ermiş.

1516'da Osmanlı topraklarına katılan Antakya, 30 Aralık 1918’de Fransızlarca işgal edilmiş. 20 Ekim 1921’de imzalanan Ankara anlaşmasıyla da İskenderun’la birlikte Fransızlara bırakılmış. “İskenderun Sancağı” olarak adlandıran yöre Fransızların atadığı bir vali tarafından yönetilmiş. Fransa 1936’da Suriye’nin bağımsızlığını kabul edince Milletler Cemiyeti Konseyi 27 Ocak 1937'de yaptığı toplantıda İskenderun Sancağı’na bağımsızlık verilmesini kabul etmiş. Daha sonra cemaatlerin nüfus oranlarına göre bir meclis oluşturulmuş; 31’i Türk (9’u Alevi) 2’si Arap, 5’i Ermeni, 2’si Ortodoks 40 milletvekilinden oluşan Hatay Meclisi 2 Eylül 1938 günü toplanmış ve Hatay Devleti resmen kurulmuş.

Ancak Hatay Devleti, kısa ömürlü oldu, 23 Haziran 1939’da Fransa ile Türkiye arasında imzalanan antlaşmayla Türkiye’ye katıldı.

ESKİ KENTİN SOKAKLARINDA

Asi nehri kenti ikiye böler. Amik Gölü 20-30 yıl önce kurutulunca doğanın dengesi bozulmuş, yaz-kış akan Asi kışın coşan, yazın akmayan ve kokan bir nehir durumuna gelmiştir. Modern yerleşim nehrin diğer yakasında gelişirken, doğu yakasındaki eski kent zamana direniyor. Özgün mimari dokusunu büyük oranda koruyan ve SİT alanı ilan edilen eski kentin arnavut kaldırımlı sokakları huzur verici. Eski Antakya evleri iki katlı, cumbalı ve avlulu. Kenti ve çevreyi kuşbakışı seyretmenin en iyi yolu Antakya Kalesine çıkmak. Uzun Çarşıda geleneksel el sanatlarından lokantalara kadar her türlü mesleği icra eden esnafı görmek olanaklı. Çarşının her ara sokağı ve caddesi farklı bir meslek grubuna ayrılmış.
Antakya’nın çokkültürlü yapısı zengin bir mutfak kültürü de yaratmış. Oruk, humus, Arap kebabı, Şıhıl Mahşi, Mahulta, Aşur Antakya’ya özgü yemekler arasında peynirli künefe müthiş. Künefe başka hiçbir yerde Antakya’daki kadar lezzetli olmuyor.

DÜNYANIN EN ESKİ KİLİSESİ

Antakya-Reyhanlı karayolu üzerindeki mağaranın (yani Saint Pierre Kilisesinin), dünyanın en eski kilisesi olduğu kabul edilir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında kilise kavramıyla topluluk (cemaat) vurgulanıyordu, bu mağaranın da Antakyalı Hıristiyanların toplandığı ilk yerlerden biri olduğu sanılır. İlk kez İsa’ya inanan Antakyalılar İncil’de Hıristiyan olarak adlandırılmıştır.

Bu yüzden Antakya Hıristiyanlarca büyük önem taşır. Antakya Kilisesinin, Havari Barnabas ve Paulos tarafından 42 yılında kurulduğu, ilk patriğinin de Havari Petros olduğu kabul edilir. Antakya Kilisesinin içinden birçok kilise doğmuştur. Süryani Ortodoks, Rum Ortodoks (Melkit), Maruni ya da Rum Katolik (Melkit) kiliselerinin tümünün lideri Antakya Patriği unvanını kullanır, ancak hiçbirisi günümüzde Antakya’da yaşamaz.

İsa’nın havarilerinden Petros’un (Pierre) adıyla anılan mağaranın önü, daha sonraki dönemlerde kapatılmış, eklentiler yapılarak büyütülmüştür. Papa 6. Paul tarafından 1963’te hac yeri ilan edilen Saint Pierre Kilisesinde her yıl 29 Haziran’da Katolik ve Ortodokslarca bir ayin düzenlenir. Günümüzde müze olan kiliseye giriş biletlidir. Kilisenin üzerindeki tepede Cehennem Kayıkçısı Haron’un kayaya oyulmuş bir kabartması görülür. Haron kabartması MÖ 2. yüzyılda 4. Antiochus döneminde yaşanan veba salgınında, ölümleri durdurmak amacıyla yapılmıştı.

CAMİ KİLİSE VE SİNAGOG YAN YANA

Antakya’da ibadete açık üç kilise var. Bunlardan ilki Hürriyet Caddesi üzerindeki Aziz Petros ve Pavlos Ortodoks Kilisesi. Geniş ve bakımlı bir bahçenin içindeki kilisenin yapımı 1900’de tamamlanmıştır. Kubbeli kilisenin batı cephesinde üst örtüsüne bitişik bir çan kulesi vardır. Kilisenin cemaatini Arap Ortodokslar oluşturuyor, günümüzde Antakya’da yaklaşık 500 Arap Ortodoks yaşıyor.

Hürriyet Caddesi üzerindeki Fransızlardan kalma iki katlı bir binada 2000’de Güney Korelilerce onarılarak Protestan Kilisesi olarak ibadete açılmıştır. Kurtuluş Caddesi Kutlu Sokakta da Türk Katolik Kilisesi bulunuyor. Burası aslında eski bir Antakya evi. 1991’de restore edilen evin içinde misafir ve yatak odaları birleştirilerek bir kilise mekanı yaratılmış, avlusuna da taştan bir çan kulesi inşa edilmiştir. Kilisenin avlusu Sermaye Camisine bakar. Yakınlarında da bir sinagog vardır. Yahudiler kent kurulduğundan beri burada yaşıyor. Aynı cadde üzerinde Antakya’nın en önemli camisi olan Habib Neccar Camisi yer alır. Hıristiyanlığın kabulünden sonra bir Roma tapınağından kiliseye dönüştürülen yapı 638 yılında Antakya’yı fetheden Araplarca da camiye çevrilmiştir. Birçok kez onarılan caminin son halini 19. yüzyılda aldığı bilinir.

Caminin kuzeydoğu köşesinde yerin 4 metre altında İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu yüzden iki havariyle öldürülen Habib Neccar’ın mezarı bulunuyor. Caminin avlusunda da İsa’nın havarilerinden Yahya ve Yunus’un (Yuhanna ve Yunus) mezarları bulunuyor. Habib Neccar’ın adı Kuran’ın Yasin suresinde de geçiyor. Halk arasında şifa dağıttığına da inanılan Habib Neccar’ın türbesi, hem Hıristiyanlar, hem de Müslümanlarca kutsal kabul edilerek ziyaret edilir. Antakya’nın en büyük camisi olan Ulu Cami de görülmeye değer İslami dönem yapıları arasındadır. Antakya’nın görkemli geçmişi hakkında fikir sahibi olmanın en kolay yolu Arkeoloji Müzesini gezmekten geçiyor. 1932’de Fransızların başlattığı kazılarda üç yüz mozaik pano bulunmuştur. Çoğunlukla mitolojik olayların anlatıldığı mozaikler geç Roma döneminde zenginlerin evlerinin tabanlarını ve duvarlarını süslüyor.Dünyanın en zengin ikinci mozaik müzesi olarak kabul ediliyor.

Antakya Müzesindeki mozaiklerin çoğu Roma döneminde kentin sayfiyesi olan Harbiye'de bulunmuştu. Cennetten bir köşeyi andıran ve antik çağda Daphne olarak adlandırılan belde de Romalıların yazlıkları bulunuyordu. Şimdi antik kaynaklarda adı geçen sarayların, tapınakların ve tiyatroların yerinde yeller esiyor, ancak Harbiye Antakyalıların sayfiyesi olma özelliğini koruyor.

Beldenin güneyindeki vadiden çıkan kaynaklar küçük şelaleler oluşturarak Asi’ye kavuşur. Yeşillikler arasındaki şelaleler bölgesi ve hidro tesislerinin çevresi restoran ve çay bahçeleriyle özellikle yaz aylarında nefes almak için bire birdir.